Ne çok şey var yapmam gereken…
Bulaşık makinasındaki tabaklar mesela
Ütü masasındaki çamaşırlar,
okunmayı bekleyen kitaplar,
yazılması gereken hikayeler.
Dostluklar sonra….
kendimden kaçtığım zamanların bedeli, bir kenarda sarılmayı bekleyen dostluklar,
ıslanılacak yağmurlar…
Ve daha fazlası…
Daha fazla yetişemediğim zamanlar,
daha fazla sustuğum yarınlar…
Herkes kendi geçmişini, kalbiyle bildiği bir kitabın sayfaları gibi kapalı tutar ve dostları sadece onun başlığını okuyabilir.
29 Mayıs 2012 Salı
15 Mayıs 2012 Salı
Change your words....
Umarım, sen de değiştirebilirsin artık kelimelerini..
2 Mayıs 2012 Çarşamba
Bu cicilerin hepsi benim olsun derim ben:))
Hayır, hayır.. Moda bloğu değil burası. Ama bu kadar güzel tatlı şeylere yer vermeden de geçemedim.:)
Bu renk beni öldürür:)
Cici misin sen yaaa:)))
Sevgiyle kalınız.
29 Nisan 2012 Pazar
Fuck Pms!
Erkeklerle yıllardır aynı konu üzerinde tartışma yaşayıp duruyoruz.
E: Bizim işimiz çok zor.
K: Hayır bizimki çok daha zor.
E: Sen bi askere git bakalım. Sünnet ol ya da!
K: Bana bak açtırma ağzımı. Her ay kadınlık çilesini çek, hamile kal, aşer, hatta çocuk doğur, emzir, donunu temizle büyüt, bulaşıkları yıka, evi temizle, zeytinyağlı sarma sar.... bla bla blaa(Bu böle sürer gider, konuşma konusunda kadının üstüne yoktur bilirsiniz)
Tartışmalar her seferinde aynı heyecanla sürüp giderken erkekleri de anlamaya çalışmaya hiç bir şekilde zaman bulamayız. Bizi anlasınlar, bizi düşünsünler isteriz genelde.
Ama öyle bir konu var ki, hiç bir erkeğin anlamlandıramayacağı, hissedemeyeceği sadece saçmalıyor yine diyebileceği...
Evet Pms! Kapı gıdıcırtısına bile göz yaşı dökebileceğiniz, en gereksiz zamanlarda hiç olmadık insanları özleyebileceğiniz, normal zamanlarda gülüp geçtiğiniz bir konuya yastık fırlatabileceğiniz zaman dilimi.
Yaşın ilerlemesiyle birlikte daha da güçlü bir mekanizmaya sahip olan bu şey kadınların malum zamanlarından bir kaç gün önce hayatlarına işkence gibi çöker. Bu zamanlarda daha asabi, daha duygusal, daha yalnızdır kadın. Ağlamak için boktan bir sebep yeter de artar bile, erkek sadece bakakalır. Yapacak çok da fazla bir şeyi yoktur. İlk insan devrini yansıması doğal bir işleyiş çünkü.
(Regl gibi, çocuk doğrurmak gibi.)
Bende isterim PMS kaldırılsın diye boykotların içinde olmayı, sosyal platformlarda bunun için örgütlenmeyi..Ama maalesef.....
Eskiyen elbiselerime hüzünlenme kafası beni de çok yormaya başladı çünkü:)))
O zaman hep birlikte FUCK PMS diyoruz kızlar. !dık dık
Sevgiyle kalınız.
28 Nisan 2012 Cumartesi
Gitmek...
(Şakısı da budur)
Bugünlerde herkes gitmek istiyor.
Küçük bir sahil kasabasına
Bir başka ülkeye dağlara uzaklara…
Hayatından memnun olan yok.
Kiminle konuşsam aynı şey…
Herşeyi herkesi bırakıp gitme isteği.
Öyle “yanına almak istediği üç şey” falan yok.
Bir kendisi.
Bu yeter zaten.
Her şeyi herkesi götürdün demektir.
Keşke kendini bırakıp gidebilse insan.
Ama olmuyor.
Hadi kendimize razıyız diyelim öteki de olmuyor.
Yani herşeyi yüzüstü bırakmak göze alınmıyor.
Böyle gidiyoruz işte.
Bir yanımız “kalk gidelim”
öbür yanımız “otur” diyor.
“Otur” diyen kazanıyor.
O yan kalabalık zira…
İş güç sorumluluk çoluk çocuk aile
Güvende olma duygusu…
En kötüsü alışkanlık.
Alışkanlığın verdiği rahatlık
Monotonluğun doğurduğu bıkkınlığı yeniyor.
Kalıyoruz…
Kuş olup uçmak isterken ağaç olup kök salıyoruz.
Evlenmeler…
Bir çocuk daha doğurmalar…
Borçlara girmeler…
İşi büyütmeler…
Bir köpek bile bizi uçmaktan alıkoyabiliyor.
Misal ben…
Kapıdaki Rex’i bırakıp gidemiyorum.
Değil bu şehirden gitmek
İki sokak öteye taşınamıyorum.
Alıp götürsem gelmez ki…
Bütün sokağın köpeği olduğunun farkında
Herkes onu o herkesi seviyor.
Hangi birimizle gitsin?
“Sırtında yumurta küfesi olmak” diye bir deyim vardır;
Evet sırtımızda yumurta küfesi var hepimizin
Kendi imalatımız küfeler.
Ama eğreti de yaşanmaz ki bu dünyada.
Ölüm var zira.
Ölüme inat tutunmak lazım
İnadına kök salmak lazım.
Bari ufak kaçışlar yapabilsek.
Var tabii yapanlar ama az.
Sadece kaymak tabakası.
Hepimiz kaçabilsek…
Bütçe zaman keyif… Denk olsa.
Gün içinde mesela…
Küçücük gitmeler yapabilsek.
Ne mümkün.
Sabah 9 akşam 18
Sonra başka mecburiyetler
Sıkışıp kaldık.
Sırf yeme içme barınmanın bedeli
Bu kadar ağır olmamalı.
Hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz.
Bir ömür karşılığı bir ömür yani.
Ne saçma…
Bahar mıdır bizi bu hale getiren?
Galiba.
Ben her bahar aşık olmam ama
Her bahar gitmek isterim.
Gittiğim olmadı hiç
Ama olsun… İstemek de güzel.
(Alıntı)
Büyüdük biz!
Artık hiçbirimiz yetişemiyoruz zamana… Serpiliyoruz dostum; yaşlanıyoruz büyüdüğümüzü kestiremeden! Sen de böylesin biliyorum bugün ne yedin mesela, bugün hangi mutluluğu iyice özümseyerek uyandın yatağından?
Hikayeler ne kadar farklı olursa olsun, hissedilenler hep aynı.. Küçük bir çocuğun anne sevgisi, bir ergenin isyan dengeleri, orta yaşların olgun, melankolik hisleri değişik kişiliklerde aynı aynanın parçaları gibi…Hepimiz aynı acıların, aynı mutlulukların eşiğinde yaşayıp gidiyoruz. Ölümlü dünyanın sığ gerçekleri lakabını takmaktan kendını alamıyor insan bu yüzden! Bir süre sonra kaybolanlar biriktikçe, farkına varıyoruz zamanın yavaş yavaş bizi dibine çektiğinin.
Eylemlerinden Tanrılar yaratan bir kız çocuğuyken ben, (ve biz) daha çok içindeydim belkide hayatın, daha çok anlayabilirdim insan olmanın kaygısını, daha az bilirdim ölümü, daha az kirletirdim hayatın derinliklerini… Çünkü büyümenin ne demek olduğunu kestirmek gibi bir niyetim olmazdı, asi cümlelerin ardında bile dünyanın aynı yerden akıp gideceğini zannederdim. Şimdiki gibi hızla yitip gitmezdi zaman kavramı. Ağlamayı çok severdim ama olgunluğun verdiği sancılarla dökülmezdi hiç gözyaşlarım.
Mesela kaç yaşında olduğunun önemi yok etrafındaki herhangi biri zorla sokulduğun bu rekabbetlere kazanmanın bedeli olarak bir basamak daha atlamanı vaad etmedi mi sana? Sonra bir kazanış daha sonra bir kazanış daha. Bitmek bilmeyen hırslar silsilesi! Hayatın ortasında olmayı, savaşmayı, iyi niyetli hırsları destekliyorum elbette. Benim lafım daha farkına varamadan geçen yılların kaygı dolu yavanlığına! Sonunda neyi nasıl gerçekleştirdiğimizi henüz sindiremeden herşey yitip gidiyor. Bize ait olan kavramların büyüsüne kaptırıp kendimizi karanlık bir öyküde çoğalıyoruz, “Hangi fotoğraf benim silüteim?” sorusunu kendimize sormayı bekleyerek…
Zaman içinde yaptığım en büyük hata diye şekillendi beynimde büyümek fiili, şimdi kaç yaşındayım? nerelere kayboldu yanımda olmasını istediğim insanlar? Sen de büyüdün dostum, biz büyüdük…
Bil ki geçip giden günlerine dokunmaya çalıştığın kadar büyümüşsündür…
Peki sen kaç yaşındasın?
Sevgiyle.
10 Nisan 2012 Salı
Evliliikte keramet vardır derken..
Lise yıllarımda bir gün sende evlenirsin dedikleri zaman tuhaf bir hâle bürünürdüm.
- iç ses hatta dış ses: Yok canım saçmalama ne evlenmesi!
Evlenen kızlara acır,(Bu duyguyu neden yaşadığımıda hâla çözebilmiş değilim) ne zorları varda bi erkeğin boyunduruğu altına girebliyorlar diye zırvalardım.
Elbette çoğu kızın, hatta büyüyünce ne olacaksın sorusuna anne cevabı vermeyen bütün kızların ergen sendromlarımdan biriydi bu. Evet, nadirdir ama normaldim bu konuda! Zamanla dişiliğin verdiği hormonların etkisindendir sanırım, daha bir anlam kazandı bir bebeğe ait olma eğilimi. Erkekleri çok kandırırız bu konuda ama önce bebek fikri sonra evlilik fikri oluşur çoğu kızın beyninde. “Çaktırma tatlım!”
Annem, Allah herkesi hakkıyla yaratır der. Gerçekten de böyle çünkü bir gün kendimi gelinlik modelleri bakarken buldum ben, sonrasında da hiç istifimi bozmadım. “Şşş neden acaba”
iç ses: Hepimiz evlenirsek annelerin evlilik üzerine kurduğu aforizmalar kendi kendini yok eder belkide:)
Nihayetinde evlenmek için evlenmediğim, aşık olduğum, evet bu adamdır abi dediğim biriyle izdivacımı gerçekleştirdim. Evet evet iyikide yaptım ben bu işi, çoğu kapısının önünde çekirdeğini çıtlatan teyzelerimin deyimiyle kedi olalı ben bir fare tuttum:) “Daha bulamadın mı kız birini?”
(//Biraz da olsa yazdıklarımı okuyabildiyseniz klişe adetlere karşı protest tavrımı tabikide anlamışsınızdır. "Etraf evde kaldı der" diyen milyon tane elalem suretini buraya toplasalar kurşuna dizebilirim belkide, fazla girmiyorum bu taraflara)
Sonunda evlendik, barklandık, düğünlendik, başımızı göğe erdirdik! Yıllarını avareliğe, başı boşluğa, bağlanamayışlara vermiş biri olarak kolay olmadı elbette… Hatta ertesi gün gelecek misafirleri hesaba kattığımda hayattttt benii neden yoruyosunnnn diye debelip durdum…
Keramet nerde ulan şaşkın teyzeler diye sormak istiyor insan bu tarz durumlarda.! “Çaktırmadım”
Bütün bunlara rağmen hayatını, herşeyini paylaşabilme şansı alabildiğine huzurlu dünyalara götürüyor insanı. Yani keramet varsa evlilikte değil; paylaşımlarında, kendinden bir parça olduğunu kabullenme kısmından sonra var:) “Bunu sende biliyordun değil mi tatlım?”
Kerametleriniz bolca olsun efendim.
Sevgiyle..
Rüyalara yolladım kendimi...
“Evet şöhreti kaldırmak kolay değil yine de biz sanatçılar halkla dayanışma halinde olmalıyız.”
Tam da bu sözlerle kendimi bi bok sanmaya başlarken, saçmaladığımı farkettim. Ben yine garip rüyalardan birini görmüştüm ve etkisinden kurtulmaya hiç de niyetim yoktu. Kaç kez kendimizi özel, seçilmiş, meşhur hissedebiliyoruz ki rüyamızda!
Rüyamız Adana’da geçiyor, Adana nereden çıktı onu da hiç bilemiyorum. Pek sevgili kocam ile oraya gitmişiz, geziyoruz. Bir otelde kalıyoruz otel küçük, çok da bakımlı bir yer değil. Kendimce bana bunu nasıl yaptıklarını düşünuyorum çünkü ben meşhur bir insanım, bir kere sanatçı kaprisim var! Kulis klişelerim var.:)
İşin garip tarafı benim meşhur olduğumu bazı anlar herkes biliyor bazen de normal sıradan bir vatandaşım. Bu olay benim rüyalarımda çok normal, bilinç altı geçişleri, anlık hafıza kayıpları alışkınız bunlara sevgili yastığımla birlikte!
Baya bi geziyoruz Adana’yı. Tarihi yerlere gidiyoruz. Ertesi gün çekimim olduğunu hatırlıyorum, otele gidip biraz dinlenelim diyorum, gezintiyi bırakıyoruz… Otel de televizyonu açıyorum…
Aaaaaaaaa! Bir de ne göreyim, Benim Hülya Koçyiğit ile birlikte oynadığım film televizyonda! Deliriyorum tabi rüyayı görürken (kalp atışlarımı hala hissediyorum:)). Ama heyecan yapmıyormuş, artık filmlerini izlemeye çok alışmış bir star edasında yaklaşıyorum, tıpkı sıradan bir haftalık diziyi izler gibi alışa gelmiş, sakin.. Kıçım tavan, burnum aynı hizada!
Filmde Hülya Koçyiğit’in ikiz kız kardeşiyim. Çok benziyoruz birbirimize, müthiş güzelim, hatta rüyada direk kendimi öpmek istedim, en güzel halimdi çünkü:) Hülya’cım beni çok seviyor, iyi de anlaşıyoruz… İkimizde aynı insanı seviyoruz rüya sahibesi olduğumdan tabiki ben daha çekiciyim:)
Film aynı konuyla dönüp dolaşırken rüyamın içinde düşünmeye başlıyorum. Bu film siyah beyaz ve Hülya Koçyiğit’in gençlik hali. “Ben o kadar yaşlı mıyım?” “Siyah beyaz ne alaka?” “Kesin nostaljik bir film çekmeye çalıştık eskileri canlandırmak için ondan böyle evet” diye kendimi yiyip bitirirken aniden uyandım! Hayır ben yaşlanmadım , yaşlanmam, Hülya yaşlı ben değil.
Nereden esti bu rüya bilemedim dostlar, ama sponsorluğu için Hülya’cıma çok teşekkürler. Bir sanatçı edasında selamlarım hepinizi.
Sevgiler..
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




















